шаблоны joomla

Program

 

DEVRİMCİ HALK PARTİSİ

Program

DÜNYA SOLU
1989 yılında Berlin Duvarı’nın çökmesiyle başlayan ve günümüze dek süren dönemde, bu duvarın enkazından çıkan toz duman, tüm dünyada ideolojik, politik görüş mesafesini, yön bulmayı imkansız kılacak denli düşürmüştür ve bu durum dünya solunu ciddi bir bunalımın kucağına itmiştir.

Türkiye Solu’nun bunalımı ise daha katmerlidir. Çünkü, dünya solunun bunalıma girdiği bu dönemde, 12 Mart ve ardından gelen 12 Eylül’ün neden olduğu ideolojik dağınıklık, psikolojik ve örgütsel çöküntüye neden olmuştur. Bu durum, Türkiye Solu’nun bunalımına özgün bir nitelik kazandırmaktadır.

Dünya solu dediğimiz gerçeklik, her biri dünyanın farklı koordinatlardaki kaynaklarından doğarak yola çıkan irili ufaklı sol birikimlerin, kendi yolu üzerindeki binbir engeli aşarak aynı havzada buluşması ve kaynaşmasıyla oluşturduğu bir deneyim denizinin adıdır.

Bu demektir ki, sağlıklı ve güçlü evrensel mesajlar verebilecek bir dünya solunun vücuda getirilebilmesi için, farklı milli sınırlar içindeki sol hareketlerin, kendi özel tarihsel köklerini doğru kavraması ve sırtını oraya dayayarak elde ettiği güçleri enternasyonal bir dayanışma havuzunda paylaşıma açması gereklidir.

TÜRKİYE SOLU
Kendi özelimize döndüğümüzde, Türkiye Solu’nun, dünya solunun güçlü bir paydaşı ve dayanağı haline gelebilmesi için; kendisini doğuran tarihsel kökleri doğru bir şekilde algılaması gerekir.

Öncelikle de 1980’lerden bu yana devlet terörü altında planlı bir biçimde içleri boşaltılan bir takım temel kavramların ve süreçlerin yeniden ele alınması, ifadelendirilmesi ve bilince çıkarılması gerekmektedir. Tüm bu açılımlar ışığında sağlıklı bir düşünce ve davranış bütünlüğünün yaşama geçirilebilmesi mümkün olabilir.

DOĞU BATI FARKLILIĞI
Tarihsel Maddeciliğin kurucu ustaları Marks-Engels’in Batı’daki tarihsel gelişimden farklı bir süreç izlediğini gördükleri ve özellikle mülkiyet ilişkilerinin farklılığı düzeyinde derinlemesine incelenmesini öğütledikleri Doğu ülkelerinin izlediği toplumsal gelişim ve ortaya çıkan sosyo-ekonomik yapılanma, önümüze iki ana orijinalite koymaktadır:

1- Bu ülkeler, kapitalizme Batı’da olduğu gibi önceki üretim tarzını kökünden kazıyan sosyal devrimlerle sıçrayamamış ve bu nedenle Doğu’nun Batı’ya, yani kapitalizme en çok bulaşmış ülkelerinde bile (örneğin Türkiye’de) tarih öncesinin ve antika tarihin en soysuzlaşmış ekonomik ve sosyal yapısı, modern çağ ile yanyana, iç içe, deyim yerindeyse üst üste katlanarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu anlamda tarihin müzelerde değil, toplumsal doku içinde yaşadığı doğu ülkelerinin bu orijinal durumu, örneğin “Türkiye’nin hem kapitalizm hem de prekapitalizm kırması ve karması melez bir toplum” oluşu gerçekliğinin atlanması; bir yandan konuya yönelik araştırmaların zaman zaman iç dinamikler sorununu bir yana itip, her değerlendirme ve açıklamayı dış etkilerle gerekçelendirme yanlışına savrulmaları sonucunu yarattığı gibi, diğer yandan bu melez sosyal yapının tüm orijinal sınıf ilişkilerini en somut biçimiyle ele alan bir strateji ve taktiğe göre doğru mevzilenmeler de gerçekleştirilememiştir.

2- Batı anlamı ile sosyal devrime kapalı ve çok çeşitli düzeylerde tekrarlara açık bu yapı, Marx’ın “en büyük üretici güç” olarak tanımladığı devrimci sınıf kollektif aksiyonu işlevinin modern sınıflar tarafından değil, kökleri sınıfsız topluma uzanan tarih ve insan üretici güçleri tarafından üstlenilmesine yol açmıştır.

ORTADOĞU’DA SOSYAL GERÇEKLİK
Ortadoğu güncelliği içinde, yakın tarihte her somut örnekte kendini hissettiren bu sosyal gerçekliğin varlığını ilk kez Marx ve Engels belirtmişlerdir. Marx-Engels, modern tarihin, yani kapitalizmin ayırdedici, temel özelliklerini araştırırlarken; kapitalist değişim değeri üretiminin toplumun her düzeyine ve her ölçekte egemen olduğunu gördü ve gösterdiler. Diğer yanda; kapitalizm öncesi antik tarihin tümünde, ortak mülkiyetin ve kandaş toplum yapısının asıl ve temel ekonomik ve sosyal özellik olduğunu ve diğer tüm toplumsal olay, ilişki ve gelişmelerin bu temel üzerine oturduğu gerçeğini de gözler önüne serdiler. Dolayısıyla bize; dar yeniden üretim temelini kırıp, kapitalizmin geniş ölçekli üretimine geçemeyen ya da klasik geçişten farklı bir tarzda, eski üretim ilişkilerini de bağrında sürdüren toplumlardaki “tekerrür” kurgusuna ilişkin sağlam ipuçları bıraktılar.“Bütün bu biçimlerde (Asyatik, Antik, Cermenik sınıflaması söz konusu) birey ile topluluk arasında veri olarak kabul edilen -az çok doğal, az çok tarihsel ama gelenekleşmiş- ilişkilerin ve hem işgücünün (çalışma) koşullarıyla ilişkisi bakımından hem de birlikte çalıştığı kişilerle, aynı kabileden öteki kişilerle vb. olan illişkisi bakımından, kişi için önceden saptanmış belirli, nesnel bir varlığın yeniden-üretimi, evrimin temelidir. Bu yüzden bu evrim daha baştan sınırlıdır, ama bu sınırlar bir kez aşıldı mı, çürüme ve çözülme başlar. Romalılarda görüldüğü gibi, köleliğin gelişmesi, toprak mülkiyetinde yoğunlaşma, değişim, para ekonomisi vb. Ama yine de bütün bunlar temelle bağdaşabilir bir noktaya kadar yer alıyorlardı ve bu temelin yalnızca masum uzantıları oluyorlar ya da onun ortaya çıkardığı kötüye kullanmalardan ibaret kalıyorlardı” (K. Marx-F. Engels/ Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri / Sol yay. 1977. S. 31)

Dr. HİKMET KIVILCIMLI’NIN TEORİK AÇIKLAMASI
Bu alıntıdan çıkartılabilecek en basit sonuç, kapitalizme geçişin ön koşullarının Batılı ülkelerdeki biçimde oluşmadığı yerlerde Marx-Engels’in “temel” olarak koyduğu kandaş topluluk kurum ve ilişkilerinin -kalıntı düzeyinde de olsa- gücünü ve etkisini toplumsal doku içinde sürdürebileceğidir. Dr. H. Kıvılcımlı, geniş tarih ve toplum olanakları çerçevesinde, Marx-Engels’in vasiyetleri doğrultusunda bu gerçekliğin bilimsel teorik açıklamasını yaptı. Onun Tarihsel Devrimcilik adını verdiği, toplumsal sıçrama momentlerinde açıcı güç işlevi yüklenen bu tarihsel dinamikler ancak böyle bir zemin üzerinde yaşam bulabildiler.

AYDIN EYLEMCİLİĞİ
Bu güçlerin yakın tarihimizdeki ifadesi; Genç Osman’dan bu yana III. Selim, II. Mahmut, Islahat ve Tanzimat Fermanlarından, 1908 Meşrutiyet devrimine kadar uzanan en özlü biçimde “Jön Türkler” diye tanımlanan, yukarıdan etkili müdahalecilik olgusudur. Yalnızca bizde değil, Deli Petro tipiyle göreceli de olsa Çarlık Rusyası’nda da gözlemlenen bu gerçeklik, Cumhuriyet’e geçişin tarihsel ve toplumsal koşullarında, taşıdığı melez karakter nedeniyle, çağdaş toplum yapımıza da aktarılmış, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askeri müdahaleleri bu sürecin bizim kuşağımıza taşıdığı somut örnekler olmuştur. Bu karakteristiği yeni yeni farkeden ve dikkate almaya başlayan araştırmacılar, yakın tarihte de bu aydın eylemciliğinin, yükselen burjuvazinin özlemleri doğrultusunda yol açmasından hareketle genel kurguyu ve neden-sonuç bağlantılarını gözden kaçırmakta; “silahlı ve silahsız aydın eylemciliği”ni ortak özellikleri ve sosyal sınıflarla ilişki mekanizmaları boyutunda ele alacaklarına, her dönemin “aydın eylemciliğini” ayrı bir sınıflamaya tabi tutma tutarsızlığına düşmektedirler.

Özellikle Ortadoğu ülkelerinde somutça gözlemlenen bu orijinal yapı, sosyalist sistem yıkılıncaya kadar, gerek sosyalist sistemin gerekse emperyalizmin bölgeye yönelik politikalarına da yön vermekte, bir yandan meşhur “kapitalist olmayan kalkınma yolu” teorisi ve BAAS iktidarları ile Suriye, Mısır, Yemen, Irak vb. yaşanmış pratikler diğer yandan aşiret ve diğer geleneksel halk muhalefetlerine yapılan yatırımlar aynı yönlendirmeye açık gerçeklik üzerinde yükseltilmişti.

ŞÖVEN ULUSALCILIK
Ülkemizde 27 Mayıs 1960 baskını ve 21 Mayıs 1963’te bastırılan ordu gençliği ayaklanma girişimlerinden sonra, bu gerçeklik karşısında gözü açılan egemen güçler; 1971’de 9 Mart’la simgelenen, etine göre budu halkçı, sömürüye ve emperyalizme karşı tutum almış devrimci potansiyeli, binbir ayak oyunu ve nihayet 12 Mart karşı-devrimi ile boğduktan sonra, 12 Eylül 1980’de de müdahale geleneğini doğrudan doğruya yönlendirmeyi başarmışlardır. Bütün bu süreçlere karşın, yani “silahlı-silahsız aydın eylemciliği” hiyerarşik düzeyde doğrudan egemen sınıf yönlendirmesi altına sokulabildiği şartlar yaşanmış olmasına rağmen, devlet sınıfları gerçekliğinden kaynaklanan kendine has karakteri nedeniyle, 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren tırmanan, 1998’de kırılmalar yaşayarak süren, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve 22 Temmuz genel seçimleri süreçlerinden beri yeniden alevlenen “asker-sivil” çatışmasında kendini göstermektedir. Bu çatışmanın önümüzdeki günlerde devam edeceği artık herkes tarafından kabul görmektedir. Halk-sınıf pusulasını yitirmiş, eski “kadrocu” - “yöncü” zihniyetin bir devamı olan şoven “ulusalcılık” da bu sosyal gerçeklik ile oynaşarak kendisine güç ve meşruiyet arama peşindedir.

DEĞİRMENE SU TAŞIMAK
İşçi, işsiz, köylü üreticilerimizin, kamu çalışanı, küçük sanayici ve esnafımızın; yani yoksul ve dar gelirli halk kesimlerimizin çıkarlarını korumak ve geliştirmek üzere güçlü bir halk dayanışması hareketi yaratılmadan ve geleneksel aydın eylemciliğinin son 40 yıldır yönlendirmeler sonucunda geldiği sosyal konum iyi değerlendirilmeden atılacak tüm adımlar ve kontrolsüz girişimler büyük bir tasfiyeye yol açacak tehlikeyi içinde barındırmaktadır. Unutmamak gerekir ki son 40 yıldır bu türden hareketler hep finans-kapital değirmenine su taşımaktan öte bir işlev görmemiştir.

DEVLETİN MALI DENİZ YEMEYEN DOMUZ
Milli Mücadele’nin ve Cumhuriyet Devrimi’nin zaferle sonuçlanmasından bu yana tepelenmeye çalışılan bu “geleneksel aydın eylemciliği”nin yol açıcılığı ve koruması dışında, Türkiye burjuvazisi ne toplumsal, ne politik, ne ekonomik anlamda geniş bir örgütlenme ve olanak-kaynak yaratma misyonlarını Batı’daki anlamıyla hiç bir zaman üstlenmemiştir. İşveren sınıfının iç dinamiğiyle bir sanayi devrimini de beraberinde getirecek serbest rekabetçilik dönemini hiç yaşamadan, “devletin malı deniz, yemeyen domuz” parolası ile, millet olanakları, “çağdaşlaşma”, “batılılaşma” ve sermaye birikimi adı altında tekelleşmenin hizmetine sunulmuştur. Yerli parababaları, yeterince palazlanıp güçlendiklerini hissettikleri andan itibaren, bu çizgide kendilerine çokça hizmet veren “devletçi” anlayışı, sadece sistem sıkıştığında kullanmak ve krizlerin faturasını devletçiliğe ödetmek üzere ikincil bir konumda ellerinin altında tutmuşlardır. Böylesi ikili ve her yolun “Roma”ya çıktığı, sosyal boşluk bırakan bir zeminde ekonomi-politik iktidarı elinde bulunduran, 1940’lardan itibaren artık finans-kapitalistleşmiş diyebileceğimiz egemen güçlerin, göreceli de olsa, burjuva demokrasisi çerçevesinde bile tutarlı politikalar üretebileceğini sanmak, bu cepheden “sivil toplum” adına bir şeyler beklemek, ya da onun temsilcilerini ve politik hareketlerini “elitlere”, “statükoculara”, “despotlara” darbe indiren ve “demokrasiyi-liberalizmi” geliştiren hareketler olarak görmek, gerici finans-kapital + tefeci-bezirgan ittifakını dolaylı dolaysız desteklemekten başka bir anlam taşımaz.

“SİVİL TOPLUM”
Büyük birikimlere sahip devrimci ortamımızda, “sivil toplum” konusunda, iki temel gerçekliğin altını yeniden çizmek, sonraki kavram kargaşalıklarına ve bilinçli-bilinçsiz sapıtmalara engel olabilir düşüncesindeyiz:

1- III. Selim’den bu yana, etine göre budu burjuva anlamda girişken sanayiciliğin ve nispi özgürlük alanlarının gelişimi; her türlü ilericiliğin düşmanı antika tefeci-bezirgân sermayeye ve derebeyliğe karşı “yukardan” eylemlerle devlet sınıflarından, özellikle ilmiye ve seyfiyeden gelen müdahalelerle olmuştur. Bugün “sivil toplum” adına savunulan pek çok şey, beğenilmeyen “tepeden inmecilerin” eylemleri sonucunda toplumsal kazanımlar arasına girmiştir. Beğenelim, beğenmeyelim, Türkiye’nin kendi özgün toplumsal gelişim sürecinin karşımıza çıkardığı objektif durum budur.

2- Batı’daki “sivil toplum” gelişimi ve tarihsel sürecin analizi konularında, Marx’ın yaklaşımının; sivil toplumu kapitalist ilişkiler bütünü içinde açıklayan eleştirel ve olumsuzlayıcı yönünü unutmamak gerekir. Çünkü, özellikle “Doğulu” ülkelerin toplumsal mücadelesi içinde kimi aydınların ileri sürdükleri, ilk hedef olarak “Batı’nın sivil toplumuna” ulaşabilmek önerisinin tutarlılığı ancak böyle bir zeminde sınanabilir.

Bize göre Marx “sivil toplum”u burjuvazi ile işçi sınıfı arasında var olan “consensus”un sonucunda ortaya çıkmış bir “tarafsız bölge” olarak değil, burjuvazinin ekonomi temelindeki üstünlüğüne koşut olarak ele geçirdiği ekonomi-politik hegemonyanın ve kapitalist sömürünün meşrulaştırılması olarak koymaktadır.

MEZBAHALAR
Emperyalizm çağında bu “meşrulaştırma” ayrı ve katmerli bir anlam kazanır: Kapitalist sömürünün hemen yanıbaşında, onunla iç içe geçmiş emperyalist saldırganlığın da en “demokratik” yollardan üstünün örtülmesi gerekir. Sivil toplumun eşitlik-özgürlük alanının maddi zeminini oluşturan refahın; Doğulu “geri” ulusların milyonlarca yurttaşının kurbanlık koyunlar gibi emperyalist savaş mezbahalarında kıyılması pahasına sağlandığı gerçeğini hangi “ekonomist” ya da “sosyolog” veya “bilimci” gizleyebilir? O çok uygar zeminde modern binalara yerleştirilmiş uluslar üstü finans-kapital holdinglerinin, özellikle silah sanayi patronlarının, dünyanın mahşere dönüştürdükleri dört bucağına yaptıkları resmi/gayri resmi satışlardan ve uyguladıkları sömürüden gelen kârlar olmasa bu maddi “sivil toplum” refah zemininin yeniden üretiminin duracağı bir gerçektir. “Sivil Toplumculuk” işte tüm bu gerçekleri gözden kaçırmaya yarar. Bu olguya karşı durmaya kalkan kişi başbakan bile olsa tekerlenir gider. Gidişi sağlamada “demokratik” kurallar yetersiz kalırsa, suikastlarla işi çözüverirler. Dünyanın büyük bir kısmını kapitalist-emperyalist sistem içinde sömüren, sömürge ya da yarı sömürge kılan uluslararası tekelci kapitalizmin, silah tekelleri ve savaş tüccarlarının Türkiye gibi geri “Doğulu” ülkelerdeki en sadık ortakları, yerli finans-kapital holdingleri ve tefeci-bezirgan hacıağa gericiliğidir. Perde arkasından bu güçlerin bulup yetiştirdiği siyaset bezirgânları yerli ve uluslararası “sivil toplumculuk” tarafından demokrasi şampiyonu olarak dünya kamuoyuna lanse edilir. Kısa bir zamanda benimsenerek, ilgili ülkeye başbakan ve cumhurbaşkanı “seçtirdiklerine” şahit oluruz.

“DEMOKRASİ” ŞAMPİYONLARI, SEÇKİN ELİTLER’E KARŞI
Böylesi bir “sivil toplumcu” yaklaşımı Türkiye’ye, hele 12 Eylül sonrasına uyarlamaya kalkan kafalar, 12 Eylül’ün kanlı, karanlık, işkenceli baskısını “seçkinci elitler” teorisiyle açıklayıp, arkadaki sosyal sınıf güdümünü, 24 Ocak kararlarını ve son müdahelenin bu sınıf güdümüne baştan bağlı ayırt edici niteliğini örtmeye çalışırlarken; Celal Bayar, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Recep Tayyip Erdoğan vb gibilerini de hep farklı düşünen ama “sivil” olduğu için bu düşüncelerini gerçekleştiremeyen, elinde güç olsa başka şeyler yapacak bir “demokrasi” ve “liberalizm” şampiyonu olarak sunmaya çalışmışlar, bu tekerlemeler sonucu Türkiye kapitalizminin tüm perspektiflerinin henüz tükenmediği, demokrasiyi sürekli kılmak için düzende bir istikrar unsuru olmak gerektiğini ileri süren politikalara kadar “ilerlemiş”lerdir. “Özgürlük”, “barış”, “insan hakları”, “etnik ve dinsel kimlik arayışları”, “temiz toplum”, “çetelere son”, “derin devlete hayır” gibi haklı ve masum maskelerle ortalığı kaplayıp halkın ekonomik, demokratik, sosyal ve politik hak ve özgürlüklerini yine kendisinin koruyup geliştirmesini sağlayacak örgütlenmelerin gündemden düşürülmesine ve engellenmesine aktif katkı sunmuşlardır.

DEĞERLERİ ALTÜST ETME
Cumhuriyet mitingleri ve Cumhurbaşkanı seçimlerinde yaşanılan siyasal gerginlikler sürerken yapılan “Dolmabahçe Buluşması” ile yeniden ayar edilen süreçte, Cumhuriyet kazanımlarını ve Devrimini, M.Kemal Paşa’yı ve Kuvayi Milliyeci olarak görmek istediği Ordu’yu savunan milyonlarca yurttaşımızın önüne, o güne kadar himaye edilmiş bombalı-suikastlı ordu orijinli bir illegal “ulusalcı” grup tutuklanarak atılıp; “alın, işte sizin ‘ulusalcılığınız’, ‘kuvayı milliyeciliğiniz’ bu kadar!” denilmiş ve yaratılan bu siyasi ortamda “mağdur” AKP de güle oynaya sonuca gidivermiştir.

EGEMEN GÜÇLER İTTİFAKI
Süreçle ilgili bütün bu tespitlerimizden, bugün ülkemizde, Cumhuriyet Devrimine ve onun kazanımlarına yönelik bir tehlikenin olmadığı sonucunu çıkartmamak gerekiyor. AKP, 1950’de iktidara egemen güçler ittifakının en gerici kanalından gelen bir hareketin devamcısıdır. Metropollerde üstlenmiş modern finans-kapitalin mal-para-hizmet akışını sağlayarak tüm Anadolu’yu örümcek ağı gibi saran, geçmiş toplum kalıntısı tefeci-bezirgan hacıağaları, antik tarih boyunca yerleşip kök saldığı kasabalardan taşarak, özellikle 12 Eylül sonrası, şehirleri de kuşatmış, elinde bulundurduğu güçlü spekülatif sermayesini üretim alanlarına doğru çevirmiş, fabrikalar ve modern finans şirketleri kurmaya yönelmiştir.

50 yıl önce, dönemin başbakanı Adnan Menderes’e “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” söylemini yaptıran ekonomi-politik güç; aynı tefeci-tüccar-hacıağa sınıfıdır. Büyük sermaye grupları ile bayilik temelinde gelişen ekonomik ve siyasal fonksiyonları, 1970’li ve 80’li yıllardan itibaren, göreceli de olsa rekabet koşullarını da yaratmış ve bu zemin üzerinde yeni bir siyasal tartışma başlamıştır. Düne kadar “Hıristiyan Kulübü” dedikleri ve girmemekte kararlı gözüktükleri AB’nin bugün en baş savunuculuğunu yapmaktadırlar. Hareketin tartışmasız lideri Erbakan’dan kopuşarak AKP’yi kurmuşlardır. Bu sürecin en dikkat çekici yanı; bu tefeci hacıağalar zümresinin içindeki bütün gelişmeler, Amerikan emperyalizminin bölgede uygulamaya soktuğu “ılımlı İslam” projesiyle son derece uyumlu olmasıdır. Türkiye’nin tarihindeki en köklü gerçeklerden biri, bu tefeci hacıağa zümrelerinin yabancı sermayeye deli gibi âşık olmaları ve onun ülkemize girişinin bütün zeminini hazırlamalarıdır. AKP bugün yıllarca sınanmış bu ortaklığın son temsilcisi olarak, ülkemizin emperyalizm ve yerli ortakları tarafından yüzde yüz işgal edilmesi için görev başındadır. Asıl farkında olunması gereken tehlike budur.

BATI GERİCİLİĞİ-DOĞU GERİCİLİĞİ
Cumhuriyet Devrimi; Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde emperyalizm denilen Batı gericiliğine (yabancı finas-kapital) ve ortaçağ karanlığını temsil eden Doğu gericiliğine (yerli tefeci-bezirgân hacıağalığına) karşı kazanılmış bir bağımsızlık savaşının sonunda hayata geçirilmiş bir ileri atılım projesidir. Bundan 85 yıl önce Kuvayi Milliye denen Anadolu halk ordusunun savaş açtığı bu her iki gericilik, ülkemizin üzerine ABD’si, AB’si, NATO’su vb. ile yeniden çöreklenmiştir. Her iki gericiliğe karşı başlatılması gereken II. Kuvayı Milliye seferberliği, Türkiye halkının bağrından çıkacak, ekonomik ve sosyal adalet temelinde yükselecek bir halk hareketi sonucu geri dönüşsüz Demokratik Cumhuriyet ile taçlanabilir. Aksi halde çocuklarımızı ve torunlarımızı “yeniden Kuvayi Milliye” tekerrürüne mahkum ederiz. Bu anlamı ile Kuvayı Milliyeciliğin devrimci, Gazi Mustafa Kemal gelenekli Cumhuriyet’in kutsal bayrağı başımızdadır.

DEVRİMCİ KÖKLERİMİZ
Türkiye’de devrimci, ilerici, yurtsever güçlerin kökleri çok geniş tarih ve toplum geleneklerine dayanır. Tarihsel Maddeciliğin kurucu ustaları Marx-Engels’in Doğu toplumlarını incelerken görüp gösterdikleri “toprak mülkiyetinin yokluğu” olgusu, bizim gibi halkların sosyal gerçeklik köklerimizi oluşturur. Osmanlı’nın kuruluşuna katılan ve toprak düzeninde uyguladığı kamusal mülkiyete damgasını vuran ilkel komüna yapılı, göçebe faziletinin temsilcileri, Gaziler, İlbler ve Ahmet Yesevi’nin yol verdiği Horasan erenleri köklerimizdir. Sonraki tarihsel süreçlerde toprak düzenindeki derebeyleşme ve tefeci-bezirgân hâkimiyeti ile kurulan zalim ve despot düzene karşı da, yoksul köylü yığınları ve manifaktür çatılarında toparlanmış zanaatçı kesimleri yanlarına alarak ayaklanan, hep bu göçebe demokrasisinden geçen insanlarımız olmuştur.

Baba İlyaslar, Baba İshaklar, Hacı Bektaşlar, Şeyh Edibaliler, Ahi Evrenler, Şeyh Bedrettinler, Kalender Sultanlar, Pir Sultanlar, hepsi toplumsal gelişim ve değişime damgasını vurmuş, göçebe demokrasisi geleneğinin temsilcisi insanlarımızdır ve bizim tarihi köklerimizdir.

KÖK HÜCRELERİMİZ
Sonraki tarihsel dönemlerde, serbest rekabetçi bir yapıya asla ulaşamamış, kişiliksiz, pısırık, acentacı “burjuva” sınıfının bıraktığı sosyal boşluğu dolduran, modernleşme ve özgürlük hareketimize öncülük yapan yine bu gelenekten gelen insanlarımız olmuştur. Bu bakımdan Resneli Niyazi Beyler, Eyüp Sabriler, Mülazım Atıflar, ulusal kurtuluş ruhunu temsil eden Mustafa Kemal Paşa ve Kuvayı Milliyeciler, 27 Mayıs politik devrimini gerçekleştiren ordu gençliği ve onun sembolü Fethi Gürcanlar bu gelenek zincirinin çok yakın tarihimize kadar devam eden halkalarıdır. Ve hepsi devrimci, ilerici, yurtsever güçlerin kök hücreleridir. Venezüella’da Chavez’in sahip çıktığı Bolivar ve Bolivarcılık’tan çok daha güçlü, güncel, etkin ve devrimci geleneklere sahibiz.

Bu geleneğin tarihi aynı zamanda Anadolu halkının ve alt sınıfların tarihidir. Egemen güçler tarafından şişirilmiş “kukla”larla, kontrol altına alınmış hiyerarşik eğilimler ve “devlet bürokrasisi” ile bu geleneğin ilişkilendirilmeye kalkılması zorlamaları, sivil toplumcu zihniyet tarafından; kendi küçük-burjuva kaypaklıklarının ve ağa babaları burjuvazinin sınıf sorumluluklarının gizlenmesi ve bıraktıkları sosyal boşluğun örtülmesi için, bilinçli bir biçimde yapılmaktadır. Biz, gelenek derken tarih ve insan üretici güçlerinin altını çiziyor, insan kollektif aksiyonundan söz ediyoruz.

1968 KUŞAĞI
1960’lardaki toplumsal uyanış sonucunda ortaya çıkan devrimci gençlik mücadelesi, bu gelenek içinden gelmiştir, kökleri buradadır. “1968 kuşağı” diye isimlendirilen devrimci gençlik gerçekliği; Ortadoğu toplumlarında var olan geleneksel aydın eylemciliğinden, 27 Mayıs’ın sağladığı özgürlükler ortamında, geleneksel kalıpları ile, yani devleti koruma ve kurtarma karakteri ile çatışarak, sosyalizmden ve çalışan insanlarımızdan yana tercihini koymasının adıdır. Devrimci gençliğin başlattığı mücadele biçimleri kısa zamanda işçi-köylü halk yığınları tarafından benimsenmiş ve ülkemizde işçi sınıfı ve halka dayalı, ezilen ve sömürülen yığınların çıkarlarını savunan bir sivil toplum alanı gelişmiş, yurttaşlık bilinci, kişi ve insan hakları tartışmaları yaygınlaşmıştır. Bu devrimci dalganın önünün nasıl kesildiği, silahlı meşru müdafaa zeminine nasıl itildiği, ordu fosilleri, hiyerarşisi ve bir takım taşeronlar tarafından nasıl oyuna getirildiği, eski kuşak sosyalistleriyle ilişkileri de değerlendirilerek bütün boyutları ile ele alınıp kavranmalı, bilince çıkarılmalıdır. Bu sürecin kavranması; 78 kuşağının mücadelesine ve aynı kurgular içinde nasıl yok edildiğinin anlaşılmasına da ışık tutacaktır. Çıkarılacak dersler sonucunda bu büyük birikim, kendi varlığını yeniden sahiplenerek “demokratik halk devrimi” ilkeleri ışığında toplumsal muhalefetin içinde hak ettiği yeri alacak, demokratik halk iktidarına yönelik ciddi bir örgütlenmeyi yaşama geçirebilecek güçleri derleyebilecektir.

KARDEŞ KAVGALARI
Anadolu coğrafyasında yüzyıllardır iç içe barış içinde birlikte yaşamış halklar kanlı maceralara doğru sürüklenmiş, sonuçta boğazlaştırılmışlarsa ve bu süreçte yüzbinlerce Türk- Kürt- Ermeni- Süryani hayatını kaybetmişse; bu geçmişin hesaplaşması mutlaka yapılacak ve bundan dersler çıkarılacaktır.

Son duruşmada politik hayatı belirleyen güç, ekonomik güçtür. Bu olayların yaşandığı tarihsel dönemde, ekonomik gücü elinde bulunduran sınıf ‘’meşrutiyet burjuvazisi’’dir. Acenteciliğini yaptığı Avrupalı emperyalist devletlere göre Almancı- İngilizci diye ikiye ayrılan ve politik hayatta İttihat- Terakki, Hürriyet ve İtilaf Partilerinde mevzilenen bu meşrutiyet burjuvaları kimlerdir? Dönemin ve olayların açığa çıkması için, önce bu sorunun açıkça yanıtını vermek gerekir.
MEŞRUTİYET BURJUVULARI
Avrupa’nın 16.ncı yüzyıldan başlayan Doğu ticareti, Avrupa mallarını Osmanlı ülkesine yığmaya başlayınca bir taraftan: içeride henüz basit dükkancık veya tek tük el imalathaneleri düzeyine kavuşmuş olan yerli sanayi, önce gerilemiş, süreç içinde de rekabete dayanamayarak çökmüştür. Diğer yandan: Avrupa mallarını pazarlayacak acenteci bir zümre, Avrupa’dan ülkeye sokulan şirketler, yardımlar ve bankalarla güçlendirilerek ülke ekonomisine ve siyasetine el koymuşlardır.

Osmanlı’da var olan pre-kapitalist, tefeci- bezirgan sermaye de doğuştan yatalak ve hazır yiyici yapısıyla hemen bu zümrelerle etle tırnak gibi olmuştur. İşte bu komprador zümreler, meşrutiyet burjuvalarıdır. Bunların en belirgin özelliği, üretim yapan fabrikalar kurmadan, Batı mallarının acenteciliğini yapmalarıdır. Bu zümreler ezici çoğunlukla gayri Müslimlerden oluşmaktadır. İngiltere- Fransa ve Almanya ekseninde teşkilatlanan bu zümreler vasıtasıyla bu iki emperyalist güç odağının bütün kavgaları, siyasetleri ülke içine kolaylıkla taşınmıştır.

Karl Marx, ‘’Doğu Sorunu’’ adlı makalesinde, Türkiye ev sanayinin köküne kibrit suyu eken bu sınıf için şu notu düşüyordu:’’Bu iki şehirde yerleşmiş olan Rum ve Ermeni (iki önemli şehir, İstanbul ve Trabzondur) tüccarları, ucuzluklarıyla Asya hareminin ev sanayini az zamanda ortaya çıkaran ve yok eden İngiliz malı ürünlerini büyük miktarda ithal ederler.’’

Emperyalist haydutların, onların acentecisi Meşrutiyet burjuvazisinin ve yedeğindeki derebeylilerin: Anadolu coğrafyasında yüzyıllardır kardeşçe yaşayan yoksul halklara yükledikleri ağır fatura yalnızca boğazlaşmalar değildir.


PAN-İSLAMİZM.. PAN-TURANİZM..
Alman haydutunun emperyalist politikası doğrultusunda padişaha oynattırılan ‘’Pan- İslamizm’’ ve paşalara oynattırılan ‘’Pan- Turanizm’’ politik oyunları, yüzbinlerce insanımızın kör cephelerde, Sarıkamış’ta, Yemen’de, Orta- Doğu çöllerinde yok olmasına ve sakat kalmasına neden olmuştur.

SUÇLU ARAMA
Şimdi bu tarihsel döneme dönülüp, emperyalist ülkelerin kanlı ve kirli pazar kavgalarının bir bilançosu yapılacak ve suçlu aranacaksa, önce bu yıkıma neden olan Avrupa’lı emperyalist ülkelerden işe başlamak gerekir. Fransa- İngiltere ve Almanya’ya bunun hesabı sorulur. Egemen çevrelerin kapısına yattığı ve göbeğinden bağlı olduğu bu ülkelere bu hesabı soramayacağı, ancak suçunu örtmek için günah keçisi arayacağı da iyi bilinmelidir. Sonra hesap verme sırası, Meşrutiyet burjuvazisi ve onların yedeğindeki derebeyiler, tefeci- bezirgânlar; yani Doğu gericiliğinin sınıfsal olarak devamcılarına gelmektedir. Vasiliki Beylerin, Abdülrezzak Efendilerin, Hüdaverdi Efendilerin, Yanko Beylerin, Manok Efendilerin, Yenişehirlizade Ahmet Efendilerin ve isimli- isimsiz zadelerin, efendilerin, beylerin devamcıları, Kurtuluş Savaşındaki sinsi oyunları ve günümüz politikalarına kadar uzanan faaliyetleriyle birlikte ve ayrıntılı bir biçimde irdelenmelidir. Bu egemen sınıfın 6-7 Eylül’deki sorumlulukları, 24 Ocak politikaları, İMF politikalarıyla birlikte açıkça tartışılarak ülkeye yükledikleri ağır faturalar gün yüzüne çıkarılmalıdır. Dün olduğu gibi bugün de yıkımların, yoksullukların, ülkenin emperyalizme bir cariye gibi sunulmasının müsebbipleri bunlardır.

İNSANIM, İNSANCIL OLAN HİÇ BİRŞEY BANA YABANCI KALAMAZ
Dr. Hikmet KIVILCIMLI'NIN Mezarında şöyle yazar: "İnsanım, İnsancıl olan hiçbir şey bana yabancı kalamaz"

Ve Marks da örnek yarısı Engels de, yaşamları boyunca bu sözün en derin anlamlarını içlerinde duyarak yaşayıp çiçeklendirmekten geri duramayacak teorik - pratik mücadeleler sunmuşlardır.

Peygamberler, Antik Tarih'te kent kurucu; cahiliyetteki barbarlığı medeniyete geçirmeye çalışan önderlerdir. Ve dolayısıyla bu yüce tarihsel determinizmin, az rastlanır (yüzlerce yılda bir çıkabilen) birer yansımasıdırlar. Başka bir anlatımla her peygamber, kendi çağının ve toplumunun lideri olsa bile bu yüce tarihsel akışın özelliklerinin kendisinde yansımış bulduğu için, bu yüce diyalektiğin sözcüsü - yansıtıcısıdırlar.

Hemen herkesin anlayıp kabul edeceği gibi her önder veya peygamber kendi çağının en otantik (gerçek) yaratığıdır ve ibret alınacak bir örneğidir.

BİLİNCE ÇIKARMAK
Antik çağda iktidar dinde idi, bilinç yerine geçerek bilimi bilinçaltına bastırdı. Modern çağda iktidar bilime geçti dini bilinçaltına bastırdı. Bunu ancak, tarihi işleten kanunlar bilindikçe kesin egemen bir çözüme kavuşturabiliriz; denenmesi gereken budur. Nasıl nakli bilimler akli bilimleri şuuraltına itmişlerse öylece modern çağda da akli bilimler veya daha doğrusu bilimsel birikiş, din bilimlerini (teolojiyi) şuuraltına bastırmıştır.

Dinin altında işleyen evrimsel kanunları ortaya koyabilirsek, modern insanın da dinsel şuuraltını bilince çıkarmaya yardım etmiş oluruz. Bunu vahşi çağlara (mitolojilere) dek götürürsek aklı zincire vuran sayısız din ve kültür kalıntılarından arınmış ve tarihin kanunlarına uyumu geliştirmiş oluruz.

İbni Haldun, Muhammed'den 700 yıl sonra, iliklerine dek Müslüman olduğu halde, aklı ve tarihsel gidiş kanunlarını, nakli bilimlerden (geleneksel teoloji bilimlerinden- Fıkıh-hadis-tefsir vb.'den) kurtarmaya, laik olmaya çalışarak Tarih Bilimi'ni kurmaya kalkışır.

Biz tarihsel maddeciler 650 yıl sonra, İbn-i Haldun'u bir adım öteye götüremez miyiz?

ORTAK VATAN
Milli mücadelenin temel taşlarını oluşturan Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ilkeleştirilen “ Türk- Kürt kardeşliğinden “ ve “ biri diğerinin hakkına tecavüz edemez” ilkesinden, Mustafa Kemal Paşa’nın hazırladığı ilk Misakı Milli taslağında kendi el yazısı ile var olan “ kavimlerin ortak vatanı ve halkları” tespitinden yola çıkıyoruz. Yine Mustafa Kemal Paşa’nın 1923’deki ( Eskişehir- İzmit konuşmaları) “ Türkiye halkı mevzu bahis olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin sahib-i salahiyet vekillerinden mürekkeptir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını tevdih etmiştir. Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir hudut çizmek doğru olmaz “ tespiti bizim için temel teşkil ediyor.

1920’lerede ilkeleştirilmiş eşit ve özgür yurttaşlık temelinde ortak vatan birlikteliği bugün için de bir çözüm olma niteliği taşımaktadır. Bu bakımdan gerek silahlı ve silahsız aydın gençliğimizi, gerek muzaffer Kurtuluş Savaşı gibi özel olaylarımızı sonradan yürürlüğe giren “ devletçilik” ve “ finans kapital egemenliği” gibi ikiyüzlü ve kabuklaşmış kavramlara sığdıramayız.

KUŞATMA
1924-30 seneleri arası, genç Cumhuriyet için, hem modernleşme projesinin hayata geçirilmesi hem de dış destekli bir sıkıştırmanın ve hesaplaşmanın sürecidir. Bu süreç aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa’nın “ tanrılaştırılarak” etrafının iyice kuşatılmaya başlandığı ve yalnızlaştığı bir döneme de tekabül etmektedir.

Genelde tüm doğu ülkelerinde özelde ülkemizde, devrim orijinalitesinin, tarihsel devrimlerle sosyal devrimlerin birbirine girmesi olduğu ve tarihsel devrimci unsurların zaman içinde kuşatılarak yok edilmesi teorik gerçeklerinin tarihsel arka planları ile birlikte iyi kavranması gerekmektedir. Bu kavranmadıkça Türkiye’nin ne tarihsel, ne ekonomik, ne sınıfsal, ne politik, ne kültürel vb. hiçbir olayı aydınlığa kavuşturulamaz.

Dış destekli finans kapital- tefeci bezirgân cephenin genç Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal Paşa’ya yönelik başlattıkları bu planlı saldırılar ve oynaşmalar sonucunda Türkiye’de yeni bir dönem başlamış ve sonraki seksen seneye damgasını vuran politikalar oluşturulmuştur. Kurtuluş Savaşı’nın en amansız günlerinde “ kavimlerin ortak vatanı ve halkı” olarak kabul bulan Anadolu coğrafyası ve burada yaşayan Kürt gerçekliği, Şeyh Sait ayaklanması sonrasında yok sayılacak ve Kürt inkarcılığı resmi siyaset literatürüne tam koyuluğu ile yerleşecektir. Hatta bununla da kalınmayıp, Kürt varlığının yokluğu “ kart- kurt” edebiyatlarıyla “ bilimsel” bir zemine oturtulma gayretkeşliği içine girilecektir. Bu bir imha ve inkâr politikasıdır.

BÜTÜNLEŞTİRMEK
“Türk-Kürt tarihinin iç içeliği çok iyi göz önüne getirilerek, çağdaş normlarda demokratik uzlaşmayla yeniden düzenlenerek stratejik dayanışma yaratılabilir. Kürt- Türk ilişkileri ancak bu temelde birbirlerinin güçlerini eritme ve tüketme yerine besleyebilirler. Her birinin güçlenmesi diğerinin gücü sayılacaktır. İdeal olan budur. Halkları bölüp yönetmek emperyalizmin özelliğidir. Kardeş halkları bütünleştirmek temel politika olmalıdır.

Olayları her kes kendine göre yorumlayabilir, ama değiştirmeye kimsenin gücü yetmez, yetmemelidir. Türkiye Kürtleri ortak vatanda bölünmeden eşit ve özgür yurttaşlık temelinde birlikte yaşamak istemektedirler. Asıl bölünmeye hizmet edenler bu seli görmeyenler veya görmek istemeyenlerdir.

1920’lerdeki Türk Kürt kardeşliği Kurtuluş Ordusunu yaratmış ve onu zafere taşımıştır. Yine 1968’lerdeki Dev-Genç saflarındaki Türk- Kürt kardeşliği devrimci bir seli yaratmıştır.

Bugün ülkemiz yeniden yaratılacak bir ilkeli birlikteliğin eşiğine gelmiştir. Bunu hiçbir kuvvet durduramayacaktır.

PARTİLEŞİYORUZ.
Devrimci güçler: 1960-71 ve 1971-80 arası dönemleri büyük bedeller ödeyerek yaşamışlardır.1980 sonrasını da yaşamaya devam ediyoruz. Dış merkezli, yukarıdan dayatılan ‘’konsept’’ ayarlamalarının hem halkımıza, hem de kendilerine ne gibi faturalar çıkardığını çok iyi biliyoruz.

Sınıf pusulasını yitirmiş, ne olduğu belli olmayan şoven ulusalcılıkla, egemen çevrelerin makyajladığı sivil toplumculuk ikilemine mahkum olmak, bunların arasında zikzaklar çizmek, yahut yandaş toparlayacağım diyerek teslimiyetçi ve oportünist yaklaşımlar oluşturmak, devrimcilerin tavrı olamaz.

Çünkü; Türkiye devrimci hareketinin bütün engellemelere rağmen kuşaktan kuşağa aktarılmış müstakil bir devrimci hattı ve birikimleri vardır.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın yıllar önce altını çizdiği gibi;“Türkiye halkı horoz dövüşünü tutmuyor. Milli mücadelenin çete harbinden geçip ordularla kazanıldığını biliyor. Devrimciler ordulaşın. Milli birlikten korkmayın. Bütün Türkiye’nin gerçek halkçıları birleşin.”

PARTİMİZİN DÜŞÜNCE TEMEL TAŞLARI


• Partimiz; Türkiye’de emeği, insanın çalışmasını temsil eden tüm çalışkan zümrelerin hakkını aramak için kurulmuştur.
• Partimiz; halkın kendi kendini yönetimi demek olan demokratik halk iktidarını hedefler
• Partimiz; HALK VE HAK kaygısını her şeyin üstünde tutar.• Partimiz, HAK ve ÇALIŞMAK prensibi üzerine kurulmuştur.
• "Değer, insanın emeğinden doğar" Partimiz, memleket siyasetinin de üzerinde kurulması gereken temelin EMEK olması gerektiğini kabul eder.
• Partimiz ; “Tarihsel Maddeci” düşünce metodunu benimser. Bu bilimsel metod gereği; olayları önce, (kişisel düşüncemize göre bozmaksızın) oldukları gibi ele alır. Sebep netice bağlarıyla aydınlatır, açıklar. Tarihsel maddeciliğin bulduğu gerçek kanunlara uygun davranışlarla insan yararı ve düşüncesi yönünde olayları değiştirir.
• Temel taşımız insandır. İnsana ait her şey partimizin ilgi alanındadır. İnsancıl olan hiç bir şey bize yabancı kalamaz.
• Gerçek insan: Hem TOPLUM YARATIĞIDIR, hem TOPLUM YARATICISI'dır. Tarih, o gerçek insanın: Belirli geçmişinden kalma gelenek, göreneklerle, içinde yaşadığı belirli coğrafya ve iklim şartlarına göre, belirli bir tekniğe ve metoda dayanarak yaptığı yaşama güreşinde, gene belirli bir seviyeye ulaşmış Kolektif aksiyonundan doğar ve gelişir. Tarihte herşeye can veren bu kollektif aksiyondur. İnsan: 1- Kendinden önce gelmiş, geçmiş kuşaklardan arta kalan gelenek-göreneklere göre, 2-İçinde bulunduğu coğrafya ortamına göre, 3 - Elinde tuttuğu Tekniğe göre bir kollektif aksiyon başarır.
• Üretici güçlerden ikisi (Teknik-Coğrafya) MADDEye, ikisi (Tarih-Kollektif Aksiyon) İNSAN’a dayanır.• Demokrasi: Halkın, halk ile birlikte, halk için ve halk tarafından idare edilmesidir.
• “EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ ÖRGÜTLENMİŞ HALKINDIR “ düşüncesi temel DEMOKRASİ anlayışımızdır. DEMOKRASİ İSTİYORSAK ÖRGÜTLENMİŞ HALK İSTİYORUZ DEMEKTİR..Örgütlü halkın olmadığı yerde demokrasi yoktur.İnsanın insanı ezip sömürebilmesi, ÖRGÜTSÜZ bırakabilmesi sayesinde olur. Örgütlenmemiş insanın: İnsanlıkla ilgisi kopmuştur.
• Partimiz; halkın sömürü ve zulümden kurtuluşunu halkın bir derleniş içinde örgütlenmesinde görür.• Halkın örgütlenmesi: 1) Halk ile birlikte örgütlenmek, 2) Halk için örgütlenmek, 3) Halk tarafından örgütlenmektir• .Halkın mutluluğu ve refah düzeyini yükseltmeyi gerçekleştirme ülküsü partimizin baş hedefidir.

Partimiz İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin temel prensiplerini ve haklarını hayata geçirmeyi benimser;

BU EVRENSEL TEMEL PRENSİPLERİ TEKRARLAMAKTA FAYDA OLDUĞU İNANCINDAYIZ.

• Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar.
• Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar
• Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bütün hak ve özgürlüklere sahiptir.
• Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.
• Hiç kimse, kölelik ya da kulluk altında tutulamaz.
• Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.
• Herkesin, nerede olursa olsun, yasa önünde bir kişi olarak tanınma hakkı vardır.
• Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır.
• Herkesin anayasa ya da yasayla tanınmış temel haklarını ihlal eden eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yolundan yararlanma hakkı vardır.
• Hiç kimse, işlendiği sırada ulusal ya da uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan herhangi bir fiil yapmak ya da yapmamaktan dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye, suçun işlendiği sırada yasalarda öngörülen cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
• Hiç kimsenin özel yaşamına, ailesine, evine ya da yazışmasına keyfi olarak karışılamaz, onuruna ve adına saldırılamaz. Herkesin, bu gibi müdahale ya da saldırılara karşı yasa tarafından korunma hakkı vardır.
• Herkesin, her Devletin sınırları içinde seyahat ve oturma özgürlüğüne hakkı vardır. Herkes, kendi ülkesi de dâhil, herhangi bir ülkeden ayrılma ve o ülkeye dönme hakkına sahiptir.
• Yetişkin erkeklerle kadınların, ırk, uyrukluk ya da din bakımından herhangi bir sınırlama yapılmaksızın, evlenmeye ve bir aile kurmaya hakkı vardır. Evlenmede, evlilikte ve evliliğin bozulmasında hakları eşittir. Evlilik, ancak evlenmeye niyetlenen eşlerin özgür ve tam oluruyla yapılır. Aile, toplumun doğal ve temel birimidir; toplum ve Devlet tarafından korunur.
• Herkesin, tek başına ya da başkalarıyla ortaklık içinde, mülkiyet hakkı vardır. Kimse mülkiyetinden keyfi olarak yoksun bırakılamaz.
• Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancını, tek başına veya topluca ve kamuya açık veya özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve uyma yoluyla açıklama serbestliğini de kapsar.
• Herkesin kanaat ve ifade özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, müdahale olmaksızın kanaat taşıma ve herhangi bir yoldan ve ülke sınırlarını gözetmeksizin bilgi ve fikirlere ulaşmaya çalışma, onları edinme ve yayma serbestliğini de kapsar.
• Herkes, barış içinde toplanma ve örgütlenme hakkına sahiptir. Hiç kimse, bir örgüte üye olmaya zorlanamaz.
•Herkes, doğrudan ya da serbestçe seçilmiş temsilcileri aracılığıyla ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir.
•Herkesin, ülkesinde kamu hizmetlerinden eşit yararlanma hakkı vardır.
• Halk iradesi, hükümet otoritesinin temelini oluşturmalıdır; bu irade, genel ve eşit oy hakkı ile gizli ve serbest oylama yoluyla, belirli aralıklarla yapılan dürüst seçimlerle belirtilir.
• Herkesin, toplumun bir üyesi olarak, toplumsal güvenliğe hakkı vardır; ulusal çabalarla, uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütlenme ve kaynaklarına göre herkes insan onuru ve kişiliğin özgür gelişmesi bakımından vazgeçilmez olan ekonomik, toplumsal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesi hakkına sahiptir.
•Herkesin çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.
• Herkesin, herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.
•Çalışan herkesin, kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayacak düzeyde, adil ve elverişli ücretlendirilmeye hakkı vardır; bu, gerekirse, başka toplumsal korunma yollarıyla desteklenmelidir.
•Herkesin, çıkarını korumak için sendika kurma ya da sendikaya üye olma hakkı vardır.
• Herkesin, dinlenme ve boş zamana hakkı vardır; bu, iş saatlerinin makul ölçüde sınırlandırılması ve belirli aralıklarla ücretli tatil yapma hakkını da kapsar.
• Herkesin, kendisinin ve ailesinin sağlığı ve iyi yaşaması için yeterli yaşama standartlarına hakkı vardır; bu hak, beslenme, giyim, konut, tıbbi bakım ile gerekli toplumsal hizmetleri ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ya da kendi denetiminin dışındaki koşullardan kaynaklanan başka geçimini sağlayamama durumlarında güvenlik hakkını da kapsar.
• Anne ve çocukların özel bakım ve yardıma hakları vardır. Tüm çocuklar, evlilik içi ya da dışı doğmuş olmalarına bakılmaksızın, aynı toplumsal korumadan yararlanır.
•Herkes, eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel öğrenim aşamalarında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleki eğitim herkese açıktır. Yüksek öğrenim, yeteneğe göre herkese eşit olarak sağlanır.
•Eğitim, insan kişiliğinin tam geliştirilmesine, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu yerleştirmeli ve halkların barışı koruma yolundaki etkinliklerini güçlendirmelidir.
•Ana-babalar, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikli hak sahibidir.
•Herkes, topluluğun kültürel yaşamına özgürce katılma, sanattan yararlanma ve bilimsel gelişmeye katılarak onun yararlarını paylaşma hakkına sahiptir.
•Herkesin kendi yaratısı olan bilim, yazın ve sanat ürünlerinden doğan manevi ve maddi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır.
•Herkesin, kişiliğinin özgürce ve tam gelişmesine olanak sağlayan tek ortam olan topluluğuna karşı ödevleri vardır.
•Herkes, hak ve özgürlüklerini kullanırken, ancak başkalarının hak ve özgürlüklerinin gereğince tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ile demokratik bir toplumdaki ahlak, kamu düzeni ve genel refahın adil gereklerinin karşılanması amacıyla, yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olabilir.
• Kölelik: Ekonomik, politik veya moral bakımdan bir insanın öteki insanı sömürmesidir.

SONSÖZ
“İşçi sınıfının bilinci konusuna gelince, burada tamamen yanıltıcı bir nokta var… İşçi sınıfı, hatta şu küçük burjuva kökenli dediğimiz aydınlarımız kadar dahi, boş vakti olan bir sınıf değildir. Yani işçi sınıfımız, günde on saat çalıştıktan sonra kolay kolay bu salonlara gelip te, burada gene saatlerce vaktini harcayacak durumda değildir. Dolayısıyla onun bilinci “yalnız sokaklarda veya meydanlarda veyahut şuradaki, buradaki gösterilerle ölçülemez.”

“İşçi sınıfı: bir nevi şu gördüğümüz yerin toprak tabakası altındaki maden cevherine benzer. O toprak tabakası aşağı yukarı kimi yerde bir karıştır, kimi yerde iki karış falan… Fakat asıl maddesi alttadır. Bir volkan patladı mı, o üstündeki ümüsün tozunu bile göremezsiniz. Fakat bütün maden cevheri bir anda yüzeye çıkar."

SARP KURAY'DAN DEVRİMCİLERE MEKTUP...

 04.Aralık.2012 – Sincan

Sevgili Kardeşim M.Kemal,

Değerli mektubunun elime ulaşmasından bu yana epey zaman geçmiş oldu. Geç olsun da güç olmasın diyelim. Bu gecikmeden dolayısanıyorum kusuruma bakmayacaksın. Sağolsun Celal, her hafta ziyaretime hiç aksatmadan geliyor. Her gelişinde sıcacık selamlarınızı aktarıyor, sizlerden haberler veriyor, güzel haberlerinizi duymak beni mutlu ediyor.

Son görüşte Celal’den öğrendiğim kadarıyla, her ne kadar fazla yazmadığım için eleştiriliyor olsam da, zaman zaman arkadaşlara uzun mektuplar yazıyorum. Karşılık almadığım zaman maalesef mektuplaşmalar devamlı olamıyor. Burada bulunduğum zaman dilimi içinde, bin beşyüzün üzerinde mektup gelmiş cezaevine. Bir tanesi hariç hepsine cevap yazmışım. Tabii benim cevapsız kalan mektuplarım da oluyor.Ben onların hesabınıyapmıyorum.İnsanlık hali olarak görüyorum.Herkes yazmayı sevmiyor.

 

.